|
MEHMET ÂKİF’İN
ÇANAKKALE DESTANI
ÜZERİNE*
Yrd.
Doç. Dr. Mustafa GÜNEŞ**
İnsanlar gibi milletlerin
hayatı da maddi unsurlardan çok inandıkları değerler manzumesi çerçevesinde
şekillenir. Başlangıçta yenileceğine inanan bir kişi veya ordu, daha savaşa
girmeden mağlup olmuş sayılır. Bilginin temelinde de inanç vardır. Kristof Kolomb,
denize açıldığı zaman Amerika’yı keşfedebileceğini bilmiyordu. Azimle devam
ederek keşfe muvaffak oldu. Aynı şekilde insanları ve milletleri de inançları,
felsefeleri ve hayat görüşleri idare eder.
Materyalist
felsefe, insanı maddi şartlara göre izah etmeye çalışır.Buna karşılık insanı
insan yapan madde değil ruhtur insan mana ve ruh olgunluğuyla gerçek insanlık
derecesine yükselir. O, bu olgunluğa duygu,
düşünce, sevgi, nefret, inanç veya şüphe gibi kavramlarla yükselir. Yûnus bu
hakikati yüzyıllar önce şöyle ifade eder:
Bir ben vardır
bende, benden içeri
Bugünkü
psikoloji ve felsefe bu gerçeği bilimsel olarak şöyle ifade eder:İnsanları içten
içe idare eden şuuraltı veya dünya karşısında almış olduğu tavırdır.
Durkheim’in
inançlara değer veren sosyolojisini esas alan Ziya Gökalp bu konuda şöyle der: “İki
ordu ve iki millet birbirleriyle savaşırken, birinin galip, diğerinin mağlup olması
neticesini veren başlıca sebepler, iki tarafın felsefeleridir. Şahsi hayatı ve
menfaati vatanın istiklalinden namus ve vazifeden daha kıymetli gören bir ordu mutlaka
mağlub olur.Bunun aksi bir felsefeye malik olan bir ordu, mutlaka galip gelir.O halde
halk felsefesi itibariyle Yunanlılarla İngilizler mi daha yüksektir, yoksa Türkler mi
daha yücedir? Bu sualin cevabını verecek Çanakkale ve Anadolu muharebeleridir.
Türkleri bu iki muharebede de galip kılan
maddi kuvvetleri değildi ruhlarında hükümran bulunan milli felsefeleri idi.”
Atatürk’ün
ezberlenen fakat üzerinde düşünülmeyen Türk gençliğine hitabesi tamamen bu
felsefeye dayanır. Burada tasvir edilen yıkılmış ülke, istiklal savaşından önceki
Türkiye’dir.
Mehmet Âkif’in Çanakkale şiiri bu inanç ve
azimle kazanılan Çanakkale muharebelerini en güzel şekilde tasvir eden emsalsiz bir
şiirdir. Bu şiir, Safahat’ın Âsım adını taşıyan altıncı bölümünde (kitap)
bulunmaktadır. Âkif, 168 mısradan oluşan bu şiiri dostu Fuat Şemsi’ye
ithaf etmiştir. Mehmet Akif’in Burdur milletvekili olarak meclise katılmak üzere
Anadolu’ya gelişi, ifadesinin gücüyle milli mücadeleye yapacağı katkıların
kapılarını açar. Kastamonu ve kazalarında verdiği vaazlar bir taraftan
neşredilirken bir taraftan da ordu kumandanlıklarınca çoğaltılıp askere
dağıtılır. Taceddin Dergahı’nda,Yunanlıların Bursa’yı işgal etmeleri üzerine
Bülbül’ü yazar. İstiklal Marşı da bu yılların mahsulüdür. Milli mücadelenin
zafere ulaşıp ilk meclisin dağıldığı 1923 yılına kadar Sebilü’r-reşad’da
tefrika edilmiş olan Âsım tamamlanır ve Safahat’ın altıncı kitabı olarak 1924’te
basılır.
Âsım, manzum bir hikaye veya bir diyalog
özelliğinde olan bir eserdir. Şair bu bölümde Âsım ve onun neslinin savaştan
savaşa kahramanca koşuşunu tasvir eder. Şairin bu kitabının sonunda Çanakkale
şehitleri için yazdığı konumuz olan ölümsüz şiir bulunur. Altıncı Safahat Âsım’ın
Avrupa’nın ilmini ve tekniğini kazanmak üzere arkadaşlarıyla beraber yola çıkma
kararıyla son bulur. Bu bölüme adını veren Âsım’ın özellikleri, Âkif tarafından
şöyle tasvir edilir:
Hocam, evlâdına benzer bulamazsın arasan ,
Görmedim ben bu kadar dört
başı ma’mûr insan.
Ne büyük hilkat o Âsım,
ne muazzam heykel!
Onu, bir şi’r-i hamâset
gibi, ilhâm-ı ezel,
Sana sustuysa, açıp rûhunu
teşrîhe çalış…
Gâlibâ oğlanı yanlış görüyorsun,
yanlış!
Yalınız göğsünün eb’âdı
mı sandın yüksek?
İn de a’makına bir bak ne
derinmiş o yürek!
Dalgalandıkça içinden taşan
îman denizi,
Dökülen hisleri gör:
incilerin en temizi,
Gövde yalçın kayadan
Abide, lâkayd-ı ecel;
Sanki hiç duygusu yok… Bir
de fakat rûhuna gel;
O ne ifrât ile rikkat! Hani,
etsen ta’mîk,
Bir kadın rûhu değildir o
kadar belki rakîk.
Sonra, irfânı için
söyleyecek söz bulamam,
Oğlanın bildiği, öğrendiği
her şey sağlam.
Boynu dehşetli, evet, beni
de lâkin zinde;
Kafa enseyle beraber gidiyor
seyrinde.
Çölde ben hayli görüştüm
bu sefer Âsım’la;
Hoca, te’mîn ederek
söylerim îmanımla:
İğtinâm etmeye baktım
çocuğun sohbetini;
Pek yakından tanıdım
çünkü husûsiyetini.
Ne güreştirmediğim kaldı,
ne koşturmadığım;
Ne de “her şeyde
sıfırsın!” diye coşturmadığım
Çölün âsûde muhitinde
geçen günlerimiz,
Bana gösterdi tamâmiyle ki;
Oğlun eşsiz;
Bî tenahî safahâtıyla
ayrı cihan
Bî-tenâhî safahatında da,
lakin, insan...
Hiç
unutmam, büyücek bir olmuşta nasib
Asker etmişti güreşlerle
yarışlar tertip.
“Hadi Âsım!” dedik, “olmaz”
dedi, biz dinlemedik;
Bularak bir de kalın,
pırpıta benzer dizlik,
Yaralıymış demedik, üç
kişi tuttuk soyduk,
Çıktı meydanda gezen
hasmına bîçâre çocuk.
Neydi oğlandaki endâmın o
âhengi fakat!
Belli her uzvu için ayrı
çalışmış hilkat.
Ya kemikler ne salâbetli, ya
etler ne katı:
Tepeden tırnağa, gûyâ
dolamışlar halatı,
İki üç katlı büküp bir
çınarın gövdesine.
Hele taşmış dökülürken
o muazzam sîneye
Öyle bâriz adelâtın ebedi
dalgaları,
Ki yorar ârızalar seyrine
dalmış nazarı.
Çok geniş dersen omuzlar,
boy o nisbette uzun,
O ne mevzun kafadır, sonra,
ne sağlam o boyun!
Ufarak bir kapı sırtın
kabaran eb’âdı,
Çırpışıp durmada nâçâr
iki müdhiş kanadı.
Enseden ta bele sarkan o
derin hat, o yarık,
Arzı umkumda nihan tûl-i
mücerret artık!
Bel nisâbında, omuzlar gibi
taşkın çatılar,
Adalî baldırının kutru
hemen boynu kadar.
İki çam bölmesi kol, kim
tutacak, kim bükecek?
O bileklerle o ellerse
demirden daha pek.
Yaralar başkaca endâmına
heybet veriyor,
Bir şehâmetli temâşâ ki
vücud ürperiyor.
Vakıâ hasmıda gürbüz
delikanlıydı ama,
Âsım’ın savleti kuvvet
mi sora hiç adama?
Silkiyor dut gibi bîçâreyi
sağdan, soldan.
Ne o ? Çapraz mı? Hemen gir
ki senindir meydan.
Ay ! Herif sıyrılıyor, hem
ne kolaylıkla , bakın!
Aman Âsım, bu güreş
olmasın uydurma sakın?
Hele anlat şu işin neyse
hakîkî rengi?
“Yenemezmiş onu: Bir kerre
değilmiş dengi,
Bir de bîçâre adam
pek mute’azzım şeymiş,
Kahrolurmuş kederinden
tutarak yenseymiş,
Sonra, lâyık mı
imiş yerlere sermek şimdi,
Böyle düşmanla bütün
gün dövüşen bir yiğidi?”
Bu bildiride Çanakkale şehitleri için yazılan
harikulade şiiri doğduğu ortam, muhteva vb. özellikler açısından inceleyeceğiz.
Milletlerin
hayatında kimlik ve kişiliklerini ortaya koyabilecek, kendilerine yansıtabilecek büyük
olaylar, âbidevî şahsiyetler ve nadir eserler bulunur. Bu unsurlar, milletin hayatı,
karakteri ve kültürünün birer aynası olma özelliğine sahiptir. Nesiller, bunları
örnek alarak yetişir ve kendi kimlik ve kişiliklerini bulurlar. Böylece millet olma ve
var olan millet varlığını koruma hususu gerçekleşmiş olur.
Türk milleti, tarih içinde millet hayatının
devamlılığında çok önemli olan âbide insan, önemli eser ve büyük olaylar
konusunda sayısız örneğe sahip olan bir millettir. Bilge ve Oğuz Kağanlar, Fatih
Sultan Mehmet, Mustafa Kemal Atatürk, Ahmed Yesevi, Mevlânâ, Yunus Emre, Hacı
Bektaş-ı Velî, Karacaoğlan, Bâkî, Fuzûlî, Dede Korkut Hikâyeleri, Yahya Kemal,
Göktürk Abideleri, destanlarımız, türkülerimiz, tarih içinde kazandığımız çeşitli
zaferler ve özellikle milli mücadele, bunların hemen akla gelenleridir. Bugünün ve
geleceğin nesilleri bunları bilmek, tanımak ve anlamak mecburiyetindedir. Bu konuda devletimiz elinden gelen her türlü
gayreti göstermelidir. Aksi halde millet hayatının devamlılığı tehlikeye düşebilir.
Destanlar,
milletlerin yaşadığı olağanüstü felaket ve sevinçlerin edebi ürünleri olarak
kabul edilirler. Geçmiş asırlardaki anonim destanlara karşılık çağımızda benzer
konularla ilgili olarak şairler tarafından meydana getirilmiş destanlarda mevcuttur.
Şiirimizin epik türünü meydana getiren bu tür eserlerle de zengin bir hamaset
edebiyatı meydana gelmiştir. Edebi eserler, millete ait olan kahramanlıkları
daha sonraki kuşaklara taşıyarak o gurur tarih şuurunun canlı tutulmasını sağlar.
Âkif, Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın ifadesiyle
İslamî Türk edebiyatının dört temel dreğinden biri olan Safahat’ın üçüncü
cildinden itibaren Balkan Harbi facialarından başlamak üzere şahidi olduğu büyük
facianın destanını yazmaya başlar. Bilindiği gibi bu maceranın sonu Çanakkale
zaferi ile noktalanır. Akif’in Çanakkale için yazdığı bu harikulade şiir de Türk
Edebiyatı’nın epik türünün en büyük şaheserlerinden veya de biri olarak kabul
edilir.
Türk edebiyatında bu konuda birçok şiir yazılmasına rağmen, Çanakkale deyince ilk
aklımıza gelen şâir olan Âkif, zaferi bu şiiriyle ölümsüzleştirmiştir.
Dolayısıyla bizler, Çanakkale savaşındaki asil ruhu, felsefeyi ve psikolojiyi ancak
bu şiir vasıtasıyla öğrenebiliriz.
Her edebi eser
meydana geldiği sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ve sosyo-politik şartların ürünü
olarak kabul edilir. Aynı durum san’atkar içinde geçerlidir. İlhamını tamamen içinde
yaşadığı hayattan alan bu iki şiir için, devir, eser-toplum ilişkisi oldukça
önemlidir. Bu şiirler herhangi bir şairin sıradan duygularını dile getiren herhangi
bir şiir değil milli bir destan olarak kabul edilir. Bilindiği gibi destanlar,
milletlerin hayatında olağanüstü olayların yaşandığı dönemlerin ürünüdür. Bu
ürünler genellikle bir şâirin veya sanatkârın dili ve kalemiyle ifade edilir.
Zamanla milletin bütün bireyleri tarafından benimsenerek destan olma hüviyeti kazanırlar.
Destanlar, milletlerin ruhu, hayatı ve ideallerinin ifadesidir. Çanakkale Destanı da bu
türden bir destan olup Türk milletinin vatan, hürriyet ve bayrak aşkıyla hep bir
ağızdan neler yapabileceğinin bir haykırışıdır.
Mehmet
Âkif’in ilk özel görev seyahatinin meyvesi Berlin Hatıraları şiiridir. 398
beyitlik bu şiirin sonunda İstiklal Marşında olduğu gibi korkma hitabıyla başlayan
bir bölüm bulunmaktadır Âkif bu şiiri yazarken İtilaf devletlerinin kuvvetleri
Çanakkale’yi güçlü deniz ve kara birlikleriyle çökertmek için hareket
halindeydiler. Şâir, bunların başarılı olamayacağını korkma hitabıyla başlayan
bu şiirde şöyle dile getiriyordu.
-Korkma!
Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz;
Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz,
yürürüz!
Düşer mi tek taşı,sandın, harîm-i
nâmûsun?
Meğer ki harbe giren son nefer şehîd
olsun.
Şu karşımızdaki mahşer kudursa,çıldırsa;
Denizler ordu,bulutlar donanma
yağdırsa;
Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar,
Taşıp da kaplasa âfâkı bir kızıl
sarsar;
Değil mi cephemizin sînesinde îman
bir;
Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan
bir;
Değil mi sînede birdir vuran yürek…Yılmaz!
Cihan yıkılsa, emîn ol, bu cephe sarsılmaz!
Nasıl ki yarmadan âfâkı pâre pâre düşer,
Hudâyı boğmak için baldıran cünûn-ı
beşer,
Nasıl ki nur-ı hakikatle çarpışan
evhâm;
Olur şerare-i gayretle âkıbet güm-nam;
Şu karşımızdaki mahşer de öyle haşrolacak.
Yakında kurtulacaktır bu cephe…
-Kurtulacak?..
Demek yıkılmayacak kıblegâh-ı
âmâlim!..
Demek ki ölmüyoruz…
Haydi arkadaş gidelim!
Âkif, görevli olarak gittiği Arabistan’dan dönerken
Çanakkale’de düşmanın sonuçtan ümidini kesecek şekilde mağlubiyetini ve Türk’ün
zafer haberini küçük bir istasyon olan El-
Muazzam’da öğrenir. Şâir, zafer müjdesini aldıktan sonra Çanakkale Şehitleri
adıyla meşhur olan şiirin destanî şu bölümünü yazar:
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor
Bir hilâl uğruna ya Râb ne güneşler
batıyor!
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş
asker!
Gökden ecdad inerek öpse o pak
alnı değer.
Bu
şiirin yazıldığı ortamla ilgili olarak Cemal Kutay şu bilgileri verir:
Âkif, Eşref Bey’i gördüğü anda bir
şeyler olduğunu anlamıştı… Hem de herhalde hayırlı bir şeyler… Hazır ol
vaziyetine geçti:
“ - Kafilemiz Allah’a şükürler olsun tam arızasız
gelmişlerdir.” dedi. Eşref Bey şüphesiz ki yorgun ve dinlenmeye muhtaç olan
şairin, hadiseleri daima ümit ve tevekkülle kucaklayan mizacına hayran, onu kucağına
bastı:
“- Üstad… Aziz üstad…Size hayatımın en büyük
müjdesini vereceğim bana bu mutluluğu veren yüce Allah’a nasıl şükredeceğimi
bilemiyorum: Çanakkale’de muhteşem bir zafer kazandık.
Sizin duanız makbul oldu: Düşman, o muazzam
donanmasını da beraberine olarak mağlup ve mahkum Boğaz’ı terk etti. İstanbul
kurtuldu, vatanın şeref ve haysiyeti halâs oldu”
Eşref Bey konuştukça Mehmet Âkif’ten ne
bir ses, hatta ne bir nefes duyuluyordu. Adeta donmuş kalmıştı. Eşref Bey, bu hal
karşısında, rûhî bir ihtiyaçla bu güç inanılır müjdeyi, bu gerçekleşmesi
ömürler adanan, kanla beslenmiş ve kahramanlıkla inşa edilmiş rüyanın hakikat
olduğunu teyit etmek ihtiyacını duydu:
“- Müjdeyi bizzat Enver Paşa’dan aldım.”
dedi.
Acaba Mehmet Âkif bu son teyidi duydu mu?
Bilinmez… Zaten o karşısındaki insanı derinliğine tanıyordu. Hey yüce Allah’ım…
Demek Allah’ın adını yüceltmek için asırlarca dünyanın dört bucağında cömertçe
kan dökmüş olan bu mert, kahraman, büyük milletin haysiyetinin ezilmesine Allah
müsaade etmemişti. Bu haber, Eşref Bey’in söze başladığı zamandan beri
heykelleşmiş duran Âkif’i birden coşarak dostunun boynuna atıldı. Daha sonra o
sakin insan büyük bir duygu coşkunluğuyla Çanakkale Şehitleri adlı ölümsüz
şiirini edebiyatımıza hediye edecektir. Eşref Bey’in omzunda masum bir çocuk gibi hıçkıra
hıçkıra sarsıla sarsıla ağlıyordu. Bu gözyaşları, Çanakkale’de Mehmetçiğin
oluk gibi döktüğü kan kadar cömert ve temizdi. Âkif’in sevincinin ne kadar sürdüğünü
Eşref Bey hatırlamıyor. Çünkü o da, bu ilahi cezbenin tesiriyle kendinden geçmiş
ve gözyaşlarını tutamaz olmuştur. Onların davası, Çanakkale’de hayatını
ebedileştiren şehitlerin davasıyla aynı dava değil miydi? Oğlunu Kafkaslara,
Sinalara, Galiçyalara gönderip, kendisi tüyü bitmemiş torununu yanına alıp
tarlasında didinen ninenin çektikleri nedendi? Hepsi vatan denen ve her şeyden aziz büyük
varlığın devamı ve bekası için değil mi? Biraz ötede, artık göremeyen tek
gözünü eliyle kapatmış Mümtaz Bey’in erkek ve dik hıçkırıkları, haberi öğrenen
Teşkilat-ı Mahsusa’nın sadık ve emektar “kaptan”larının sesine karışıyordu.
O küçücük El-Muazzam istasyonu, kurulduğundan beri, acaba böyle bir heyecan günü
yaşamış mıydı, bir daha yaşayabilecek miydi?
Ne Mehmet Âkif, ne Eşref Bey, o gece
uyumadılar… Mehmet Akif daha sonra, yine beraber geçen hayat safhalarında o geceyi
daima hatırladı. Çünkü o gece Mehmet Akif, Çanakkale Destanı’nı yazmadan
canını almaması için Allah’a yalvardı: Bu bir çocuk yakarışı idi. Masum,
tertemiz, hiçbir fânî hissin ucuna dokunamadığı bir yalvarış…
El Muazzam istasyonundaki o çöl gecesi,
heyecan ve edebi kudretini, vatanın ve milletin saadeti, istiklali, fazileti uğruna
vakfetmiş büyük bir şairin, rabbani ve ilahi olduğuna şüphe olmayan heyecan ve
vecdi andıran kendinden geçişine tanık oldu: Akif adeta cezbe halinde idi… Çok az
konuşan bu büyük şair, şimdi, bir çaplayan halinde idi… Benimle değil, adeta
kendi kendisine konuşuyordu: Milletin büyüklüğüne, kahramanlığına, yiğitliğine
inanmıştı.İnanıyordu… Medeniyet ve teknik, işte bütün vasıtalarıyla Çanakkale’ye
yığılmıştı: Para, vasıta, malzeme, insan, her şey boldu. Ya biz? Biz bunların
sadece birisinden değil, her şeyinden mahrumduk. Neyimiz vardı? Mehmetçiğin imânı
..! Asım’ın nesli, 1914-1918 Birinci Dünya Harbinin ve daha sonra 1918-1922 Milli
Mücadele devrinin destanını yazan eşsiz, fedakar insanlardı. Çanakkale, Sarıkamış,
İnönü, Sakarya ve Dumlupınar’da kahramanlık destanlarını yine bu nesil
yazmıştı.
Âkif o gece, bu nesil maddi manevi terkibini
yani Çanakkale Destanını, gelecek nesillere anlatmadan canını almaması için dua
etti. Kendi kendine and içti:
“- Ya Rabbi!.. Bana bu destanı yazma
şerefini ver sonra emanetini al. Bana bu lütfu çok görme, ihsan ve ikramının sonsuz
hazinesinden bu aciz kulunun duasını kabul eyle…”
Sabah oldu onu sakinleştirmek mümkün değildi.
Âkif, bu psikolojik durum içinde Çanakkale Destanını hicaz yolculuğu devam ederken
daha yolda yazmış oldu. (Cemal Kutay, Necid Çöllerinde Mehmet Âkif, İstanbul 1978,
s.109-113)
Edebiyat tarihçisi İsmail Habib Sevük ( 1892-1954)
Edebi Yeniliğimiz adlı eserinde Çanakkale Destanı hakkındaki görüşlerini şöyle
dile getirir:
“ Nihayet vecdi ve heyecanı olan şair Mehmet
Akif de o kitapta, bilhassa Çanakkale harbinin tasvirine ait sayfalarda, Mehmetçiğin türbesine
yaptığı haşmetli abidede, bize yalnız kendi şiirinin son zirvesini değil, aynı
zamanda edebiyatımızın da en mühim irtifalarından birini vermiştir. Asım’da bütün
Mehmet Âkif vardır. Elinde öyle bir cilt olan bir kimse de şiir mabedinin içine, her
vakit kendi evi gibi girebilir.” (İstanbul 1932, c.2, s.291)
Mithat Cemal de Çanakkale şiiri ile ilgili şu
tahlil ve tespitlerde bulunmuştur. Âkif, görüleni görülmeyen tarafıyla yazdı. Bir
kelime ile sathı yazdı; fakat bu sathı ne kadar derinleşmesi mümkünse, o kadar
kazarak. Satıh olan toprak altında Türk askeri yatıyorsa o derindir. Çanakkale
şiirinde sathın bu derin yerini buldu. Bu şiirde toprakta yürürken Akif’in adımlarına
yıldızlar takılır: Bunda bir ruh yırtılışının kıvılcım saçan sesi vardır.
Üstünde bu sesin titrediği nazım. İşte Akif’in şiiri.
Akif ırkının büyük olduğuna inanmıştır
ki harpte yiyecek bulamayanların ortasında zevk ü sefa içinde yaşayanları çeşitli
şekillerde hicveder. Hicivlerindeki medeniyet düşmanlığını biraz da bu
acımasızlığa bağlamak gerekir. Çanakkale
cephesindeki Türk askerinin birkaç günlük şu yemek listesini, ibret olması ve hangi
şartlarda bu vatanı kazandığımızı bilmemiz açısından veriyoruz.
Âkif, Âsım adlı manzum eserinin sonlarına doğru,
milletin kurtulabilmesi için halkta, sağlam bir iman ve azim yaratmanın lüzumu
üzerinde durur. Asım’ın Çanakkale savaşlarında yararlıklar gösteren nesli bunları
yapabilecek güçtedir. Şairimiz, işte bu münasebetle Çanakkale savaşını
canlandıran levhalar çizer. Çanakkale şehitleri hakkındaki samimi duygularını şu
şekilde destanlaştırır:
Âsım’ın
nesli… diyordum ya…Nesilmiş gerçek:
İşte
çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.
Şühedâ
gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O rükû
olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup
tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir
hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu
topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten
ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne
büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i…
Bedr’in
arslanları ancak, bu kadar şanslı idi.
Sana dar
gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim
gel seni târihe!” desem, sığmazsın.
Herc ü
merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…
Seni
ancak ebediyetler eder istîâb.
“Bu,
taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Rûhumun
vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra
gök kubbeyi alsam da, ridâ nâmıyle,
Kanayan
lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor
bulutlarla açık türmene çatsam da tavan,
Yedi
kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu
âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken,
gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın
gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün
fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
Tüllenen
mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir
şey yapabildim diyemem hâtırana!..
Çanakkale destanının bu bölümü, özellikle
şehitlerin mezarını tasvir eden kısmı, lirizm
yönüyle şiirin en güçlü olan mısralarıdır. Âkif bu mısralarda ihtişamlı bir
şehit mezarını şöyle tasvir eder: Tavanı Nisan bulutları, örtüsü yıldızlı gökler,
avizesi Ülker yıldızıdır. Ay ışıkları, döktüğü kanlara bürünmüş halde
uzanan bu şehidi, tâ fecre kadar, türbedâr gibi beklemektedir. Fecirlerle, âvizesinin
ziyâları taşkınlaşan Çanakkale
şehidimizin yarasını, her akşam, tüllene magriple sarıyoruz; fakat bu mezar,
hakikatte, üzerinde bir toprak yığını bile bulunmayan, yaraları apaçık, kefensiz,
kendi kanına bürünmüş olarak yatan kimsesiz bir şehit mezarıdır; esâsen şâirin
kudreti de, bu basit tabiat dekorunu teşkil eden unsurları, vatanî duyguların
aleviyle, hâyallerinin renkleriyle yoğurup, muhteşem bir levha çizebilmesindedir.
Âkif’in bütün şiirlerinde -
özellikle bu şiirde-, örneğine pek az
rastladığımız idealist bir insan ruhu yaşamaktadır. Ümitlerinin sarsıldığı
zamanlarda benliği yokluğa yüz tutan ufak bir ümit neticesinde bütün varlığıyla
yaşayan bir şairdir. Onun sanatındaki sır, basit
unsurları vatan duygularının alevi ve hayallerinin renkleriyle yoğurup ihtişamlı bir
levha çizebilmesindedir.
Çanakkale Destanını dört
bölüm halinde yazıldığını söyleyebiliriz. Birinci bölümde, düşmanın
özellikleri tanıtılır. Yeryüzünde çeşitli dilleri konuşan siyah beyaz birçok
millet, tarihte eşi görülmemiş bir şekilde Türk milletini tarihten silmek amacıyla
Çanakkale’de toplanmıştı. Onların ilk akla gelenleri, Kanada ve Avusturalya idi. Bu
kadar büyük bir düşmanlık kinin medeniyet adına gösterimesi de ayrıca bir trajik
anlam ifade ediyordu.
Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı
beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi,
mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor
karşında,
Ostralya’yla berâber bakıyorsun:
Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler
rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler
denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi
bilmem ne belâ…
Hani, tâûna da züldür bu rezil istîlâ
İkinci bölümde, düşmanın
Türk milletine acımasızca saldırışı, bu saldırı karşısında insanüstü bir
gayret, azim, heyacan ve inançla yurdunu koruyan askerimizin kahramanlıkları dile
getirilir. Türk askerinin gösterdiği,
destanların dahi anlatmakta aciz kaldığı bu eşşiz kahramanlığın temelinde yatan gücün
inanç, azim ve kararlılık olduğunu belirtir. Askerimiz Yaratıcının vadetmiş
olduğu zafere gönülden inandığı için düşmanın bütün tehditleri karşısında gülebilecek
sakinlikte ve kararlılıktadır. Batı medeniyetine göre doğru olan değil, güçlü
olan haklıydı. Dolayısıyla Batı, kendisinde o gücü hissettiği için kendini haklı
kabul ederek Türklere saldırıyordu.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur ankâz-ı
beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak,
el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdîlere, sağnak
sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd
eller,
Kahraman orduyu
seyret ki bu tehdide güler!
Üçüncü bölümde şehitler ele alınır. Dördüncü bölümde ise
zaferin tarihteki yeri ve önemi üzerinde durulur.
Mehmet
Âkif’in sanat kaygısıyla şiir yazmadığını şiir için şiir görüşünü kabul
etmediğini biliyoruz. Akif, bu görüşünü özellikle Çanakkale Destanı üzerinde de
sistemleştirir. Şair, şiirle sistemli olarak ilgilenmeye başladığından beri şiiri
mücadelesinin ve inancının bir aracı olarak görür. Yaşadığı devrin olayları ile
iç içe geçmiş şiirlerini yaşayarak yazar. Dolayısıyla onun hayatı ile şiirleri
birbirinden ayrı düşünülemez. Devrinin çeşitli hadiselerinde gönüllü olarak
görev alan Akif, bu görevlerin kazandırdığı bilgi, tecrübe ve duygu birikimini
şiirine yansıtır.
Belli bir dönemden sonra bu görevlerin, onun şiirini yönlendirdiğini de söyleyebiliriz.
Konumuz olan Çanakkale Destanı da böyle bir görevin meyvesi olmuştur.
Tebliğimizin son bölümünde, giriş bölümünde
vurguladığımız inanç, azim ve kararlılık konusunu destekleyen bir anekdotu hatırlatmak isterim.
BU ÇANAKKALE NE OLACAK?
Ömer Lûtfi Bey anlatıyor: Berlin’de merhumun en
büyük endişesi Çanakkale idi. Gece gündüz Çanakkale cephesini düşünürdü. Her
sabah tekrar ederdi:
“-Ömer Bey, bu
Çanakkale ne olacak?”
“-Allah bilir amma
vaziyet tehlikelidir. Askerlik noktasından düşünülünce ümid yok. Ancak fen
kaidelerinin hâricinde, fevkalbeşer bir şey olmalı ki dayanabilsin.”
Ben böyle dedikçe:
“-Eyvah, son yurdumuz da
yıkılırsa ne olur?”
Diyerek çocuk gibi
gözlerinden yaşlar dökülmeye başlardı. Çanakkale için ağlamadığı gün yoktu.
Ben harp kurallarından bahsettikçe canı sıkılırdı. Onun böyle askerî muhakemelere
tahammülü yoktu. O, daima kat’î bir kelime isterdi.
“-Bütün dünya toplanıp
hücum etse yine Çanakkale sukût etmez!”
Onun büyük imanı
başka bir ihtimale müsâid değildi. Onun için tehlikeden bahsettikçe havsalası
yanardı. O zaman ben de harp kurallarını bir tarafa bırakır, kendisini teselli
ederdim. Ne dersiniz bu sözlerim karşısında çocuk gibi sevinmez miydi?
Benim
onda gördüğüm yurt sevgisi o kadar yüksekti ki onu tasvir etmek mümkün değildir.
Âkif’e bu içli şiiri yazdıran da bu yüksek
vatan sevgisinden başka bir şey değildi. Bu sevgiyi, ideali, birlik ve tarih şuurunu
insanlarımıza kazandırdığımız zaman problemlerimizin önemli bir kısmını da
halletmiş olacağız. Günümüzde, aradan yıllar geçmiş olmakla birlikte yeryüzü coğrafyasında
fazla birşeyin değişmediğini üzülerek görmekteyiz.
Âkif’iin deyimiyle bizler kendi problemlerimize
oturup ağlayak çare aramaktan vazgeçip çok ama çok çalışmalıyız. Onun ifadesiyle “gözyaşı yerine ter dökmek ve âlemde ışık olmasa bile onu keşfetmek”
gerekir. Çünkü evrende, atomdan galaksilere varıncaya kadar bütün varlıklar bir an
bile durmadan ahenk içinde büyük bir coşku ve heyacanla hareket ederken İslâm
dünyasının, üretmeden tamamen kaderci bir anlayışla herşeyi batı dünyasından
hazır bir şekilde almaya çalışması, gelecek adına pek parlak bir tablo ile karşı
karşıya olamadığımız gerçeğini bizlere hatırlatmaktadır.
Âkif, İslam dünyasının fen ve teknoloji
alanında ciddi bir gayetini görmediği için çok üzgündür. Çanakkale’de, fen ve
teknolojiye meydan okuyan ruhu belki gelecekte bulamayabiriz. Dolayısıyla o ruhun
kırıntılarıyla birlikte, muhakkak çağın bütün imkanlarını kullanarak gerekli
bilimsel ve teknolojik donanıma sahip olarak tembelliği, ezikliği, zavallılığı,
birbirimizle boğuşmayı, kaderciliği, sefaleti, geri kalmışlığı ve cehaleti
tamamen ortadan kaldırmalıyız. Çanakkale ruhu, günümüz Türk gençlerinden bunu
beklemektedir. Bu ruhu kazanmak için bize lazım olan unsurlardan birisi de onun Safahat’ını
çok dikkatli bir şekilde okumak ve tavsiye ettiği yoldan yürüyerek ülkemizi çağdaş
uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmaktır.
BİBLİYOGRAFYA
Çetişli, İsmail, Metin Tahlillerine Giriş /
1 ŞİİR, Akçağ Yay.,Ankara 2004
Doğan, D.Mehmet, Câmideki Şâir,İz Yay.,İstanbul
1998.
Düzdağ, M.Ertuğrul, Mehmet Âkif Ersoy, Kültür
Bakanlığı Yay., Ankara 2002.
Ersoy, Mehmet Âkif, Safahat, Haz.Cemal Kurnaz vd.,
MEB Yay.İstanbul 1996.
Ersoy, Mehmet Âkif, Safahat, M. Orhan Okay’ın
Giriş Yazısıyla, Akçağ Yay.Ankara 1994.
Gökalp, Ziya, Türkçülüğün Esasları, Bin Temel
Eser, İstanbul 1970
Kaplan, Mehmet, Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar
2, Dergah Yay, İstanbul 1997
Okay, Orhan, Mehmet Âkif Bir Karakter Heykelinin
Anatomisi, Akçağ Yay. Ankara1998
Okay, Orhan; Aktaş, Şerif “Yirminci Asırda Türk
Edebiyatı” Büyük Türk Klasikleri, c.10, s.349-350.
Tansel, Fevziye Abdullah, Mehmet Âkif Hayatı ve
Eserleri, Mehmet Âkif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı Yay.Ankara 1973.
EK- 1
ÇANAKKALE
ŞEHİTLERİ DESTANI
Şu
Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
(kesif:sık,yoğun)
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!
(hayâ:utanma)
Nerde – gösterdiği vahşetle “Bu: Bir Avrupalı”
(tahaşşüd,birikme)
Dedirir – yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi !
Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
(akvam:kavimler)
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşında,
Ostralya’yla berâber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hani, tâûna da züldür bu rezil istîlâ!
(taun:veba)
Âh o yirminci asır yok mu, o mahlûk-ı asîl,
(zül:alçalma)
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyla sefîl,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyet denilen kahpe, hakîkat yüzsüz.
Sonra mel’ûndaki tahrîbe müvekkel esbâb,
(mel’ûn:lanetlenmiş)
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb. (müvekkel:vekil tayin edilen)
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
(sâika:yıldırım)
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
(a’mâk:derinlik)
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yeni altında cehennem gibi binlerce lağam;
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur ankâz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el,
ayak,
Boşanır sırtlara vâdîlere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i İlâhi o metin istihkâm.
(istihkâm:sağlamlık)
Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
(mevki-i
müstahkem:
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-ı beşer;
sağlamlaştırılmış
yer.)
Bu göğüslerle Hudâ’nın ebedî serhaddi;
(tevkif:durdurma)
“ O benim sun’-ı bedîim, onu çiğnetme!” dedi
(sun:san’at)
Âsım’ın nesli… Diyordum ya… nesilmiş gerçek:
(bedîi:güzel)
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.
(serhad:sınır)
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
(şüheda:şehitler)
O, rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar,
(rüku:öne
eğilme)
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor;
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse
o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın
kurtarıyor Tevhîd’i…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar
şanslı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler
kazsın?
“Gömelim gel seni târihe!” desem,
sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da
yetmez o kitâb…
(herc
ü merc:kargaşa)
Seni ancak ebediyetler eder istîâb.
(edvar:devirler)
“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
(istiab:içine
alma)
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ nâmıyle,
(rida:örtü)
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
(lahd:mezar)
Mor bulutlarla açık türmene çatsam da tavan,
(ecram:cisimler)
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
(fecr:sabah
aydınlığı)
Tüllenen mağribi,
akşamları sarsam yarana…
(lebriz:ağzına
kadar dolu)
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
(ehl-i
salîb:Hristiyan alemi)
Şarkın en sevgili sultânı Salahâddîn’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayrân…
(iclal:büyüklük,yücelik)
Sen ki, İslâm’ı kuşatmış boğuyorken hüsrân,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki,ruhunla berâber gezer esrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın… Heyhât,
Sana gelmez bu
ufuklar, seni almaz bu cihât…
Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.
|